
T24 Dış Haberler
“Gazze’deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması.”
Her yıl Ermeni gazeteci Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde, ödülün bu yılki sahibi Filistinli duayen avukat Raji Sourani’nin konuşmasında sarf ettiği bu cümle üzerine, daha önce bir şey üzerine hiç düşünmediğimi fark ettim: Her yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinde yıllar önce işlenmiş savaş suçları kanıtlanıyor, failleri hapis cezalarıyla karşılaşıyordu fakat Gazze’deki soykırım, bunlardan farklı olarak neredeyse yaşanmasıyla eş zamanlı olarak kanıtlanmasına, mahkemelere konu edilmesine ve dünyanın gündemine taşınmasına rağmen bunun arkasındaki belgeleme emeğini gözden kaçırıyorduk. Filistinli gazetecilerin mesleki faaliyetleri, tam da bu sebeple, katliam ve saldırıları, hatta bazen kendi ölümlerini bile canlı yayında dünyaya duyurdukları için dünya çapında bir belgeleme pratiğiyken Filistinli avukatların çabalarını da aynı şekilde görüyor muyduk?
Filistinli avukatlar, yalnızca 7 Ekim 2023’te başlayan soykırımın belgelerini ortaya koyup uluslararası mahkemeye ileterek İsrail devletinin ve Başbakanı Binyamin Netanyahu
İşte Raji Sourani de bu Filistinli avukatlardan biri. 70 yaşında olan, ömrünü Filistinlilerin var olma mücadelesinin tanınmasına adamış bu isimle Uluslararası Hrant Dink Ödülü vesilesiyle Hrant Dink Vakfı’nda bir araya geldik. Sourani’nin Gazze’deki evi ve ofisi, 7 Ekim 2023’te İsrail saldırılarının başlamasının ardından katıldığı bir yayında iki gün boyunca -aslında Gazze’de neler yaşandığını anlattıktan çok kısa süre sonra- 900 kiloluk bir bombayla vuruldu. Meslek hayatı boyunca 6 kez İsrail tarafından tutuklanıp yargılanan Sourani, İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açılan soykırım davasında çalışan avukatlardan biri.

Filistinli avukat Raji Sourani, bu yıl Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü kazandı.
Fotoğraf: Hrant Dink Vakfı
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, savaşın sebep olduğu yıkım ve ölümden ders çıkararak bizzat büyük Batılı güçler tarafından kurulan uluslararası hukuk sistemi son üç yıldır Gazze’de yaşanan soykırım konusunda çok ağır ve hayati bir sınav verirken Filistin İnsan Hakları Merkezi’nin (PCHR) kurucusu olan Raji Sourani, Gazze’deki soykırımın ‘barış planına’ rağmen devam etmesini bu sınavdan kalınmış olmasına bağlıyor.
Filistinli duayen avukat Sourani, dünyanın Rusya’nın Ukrayna’daki işgaline verdiği tepki ortadayken İsrail’in Gazze’de sebep olduklarına sessizliğine dikkat çekerek “Batı’da, ABD’de ve Avrupa’da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz,” diyor.
Trump planı bir yılı doldururken: “Gazze’ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı”
ABD Başkanı Donald Trump’ın liderliğinde varılan ateşkes ve açıklanan barış planından sonra Gazze’de neler değişti veya bir şeylerin değiştiğinden bahsetmek mümkün mü? Gazzeliler son bir yılı nasıl geçirdi?
Birkaç gün içinde Trump’ın sözde barış planının üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Bir yılın sonunda kesinlikle bir ateşkesten bahsedemiyoruz. Trump barış planından bu yana geçen bir yılda ölümler hâlâ devam ediyor ve son bir yılda hayatını kaybedenlerin sayısı, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 1700’ü aştı. Bugüne kadar, 3 yıldır askerî tesislerde tutulan ve temel haklarından mahrum bırakılan, tecavüze, cinsel istismara ve işkenceye maruz kalan on binlerce mahkumu tek bir Kızılhaç personeli bile göremedi. Onları aç bırakıyorlar ve geriye dönük de işleyebilen yeni bir idam cezası yasası çıkardılar. Bugüne kadar on binlerce zorla kaybettirme vakası var. Nerede oldukları hakkında en ufak bir fikrimiz yok; ölü mü, diri mi, molozların altında mı yoksa hapishanelerde mi, kimsenin bir bilgisi yok. Tüm bunlarla birlikte, insanca yaşama uygun olmayan derme çatma çadırlarda ve kötü koşullarda, elektriksiz ve temiz su olmadan yaşayan 2 milyondan fazla yerinden edilmiş insanımız var.
Gazze’nin yüzde 85’i yıkıldı; okullarımız, üniversitelerimiz veya temel eğitimimiz yok. Sağlık altyapımız ve benzeri hiçbir şeyimiz yok; hepsi silindi ve yok edildi. Kıtlık devam ediyor ve insanlar hiçbir geliri, hiçbir şeyi olmadan günde zorla bir öğün yemek yiyebiliyor. Tüm Gazzeliler, toplamı zaten 365 kilometrekare olan Gazze’nin yüzde 30’luk bir alanına sıkıştırılmış durumda. Gazze’ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı. İnsanların hemen yanı başında yaşadığı on binlerce ton çöp var ve bunu kaldıramıyorlar.
Bu koşullar altında; soykırımın kurumsallaştığını, etnik temizliğin kurumsallaştığını söylüyoruz. Bu, insanların yaşamını insanca sürdürebileceğine dair ortamın ortadan kaldırılması anlamına geliyor. İşte bu yüzden Trump planının soykırımın kurumsallaşması, etnik temizliğin kurumsallaşması olduğunu söylüyoruz ve bu sadece Gazze’de yaşanmıyor. Batı Şeria’ya da yayıldı ve Batı Şeria’da yaşananlar bir etnik temizlik süreci. Bu yüzden soykırım hâlâ canlı yayında devam ediyor, tüm dünya bundan haberdar ancak hükûmetler düzeyinde hiçbir şey yapılmıyor.
“‘Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor’ deyip bunu yaptığımızda da bizi engellediler”
Uluslararası Hrant Dink Ödülü gecesinde, ödülü kazandığınızın açıklanmasından hemen sonra yaptığınız konuşmada “Gazze’deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması,” dediniz. Ne demek istediniz?
Yıllardır hep şu suçlamayla karşı karşıya kaldık: “Siz Araplar, siz Filistinliler demagogsunuz. Çok konuşuyorsunuz. Sesiniz çok çıkıyor. Medeni değilsiniz. Bütün iddialarınız siyasi. Uluslararası kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor.” Peki bu nasıl olur? Evet, belirli mekanizmalar vardır. Suçların, isimlerin, tarihlerin yer aldığı hukuki dosyalar oluşturmanız gerekir. Savcıların nasıl çalıştığını bilirsiniz; bu dosyalara sahip olmadığınız için onların yerini almalı ve bu hukuki dosyaları inşa etmelisiniz.
İnsanlar bize, “İsrail Orta Doğu’daki demokrasinin vahası, neden onların hukuk sistemini kullanmıyorsunuz?” dediler. Biz İsrailli mevkidaşlarımızla, avukatlarla, insan hakları örgütleriyle bile iş birliği yaptık. Tüm bunları yaptık ama şahsen hiçbir zaman hayal kurmadım; işgal altında adaletin veya onurun elde edilemeyeceğini biliyorum. İşgal, tanımı gereği bir saldırı suçudur ve tarihteki hiçbir deneyim bize askerî mahkemelerde işgal altında adaleti sağlayabileceğinizi göstermez.

Raji Sourani ile Hrant Dink Vakfı’nın bahçesinde.
Fakat yine de İsrail hukuk sistemini kullanmaya başladık. Belgeledik ve başvurmaya başladık. On binlerce davadan sonra kanıtladık ki İsrail hukuk sistemi, İsrail Yüksek Adalet Divanı da dahil olmak üzere, suçlu işgal yönetimi tarafından işlenen organize, sistematik savaş suçlarına sadece tam bir hukuki ve siyasi kılıf sağlıyor. Dolayısıyla bu birimler, işgalin ve Filistinlilerle ilgili sürecin bir parçası durumundalar.
Sonra dedik ki tamam, bunda başarısız olduk, alternatif nedir? Bize harika bir alternatifiniz var, dediler: Evrensel yargı yetkisi. Ve bunu kullanmaya başladık. ABD’de, Yeni Zelanda’da, İsveç’te, İspanya’da, İngiltere’de, Güney Afrika’da, aklınıza gelebilecek her yerde kullandık. Ancak bu ülkelerdeki sistemi kullanmamızı engellemek için mevzuat değişikliklerine gittiler. İsviçre’de, İspanya’da, İngiltere’de yasaları değiştirdiler. “Daha başka ne yapabiliriz?” dedik. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) oradaydı.
Bu konunun müzakere edildiği ilk günden kararın çıktığı ana kadar işin içindeydim. Başlangıçta engellendik. Ancak Ocak 2015’ten itibaren orada bulunmamıza izin verildi. Yani Uluslararası Ceza Mahkemesi’ndeki çalışmalarımıza 7 Ekim’de başlamadık; yaşananlar için, Gazze’ye 2006’dan beri uygulanan abluka için ve 2008, 2009, 2012, 2014, 2017 Büyük Dönüş Yürüyüşü savaşları için yıllar öncesinden başladık.
Sonra 7 Ekim’de soykırım başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yıllar boyu başarılı olamayışımızın ardından Güney Afrika’yı davayı üstlenip başvurmaya ikna edebildik. Ben de oradaki hukuk ekibinin bir parçasıyım.
“Demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık”
Soykırımın başlangıcında bir sorunla karşılaştık: Her şeyi eskisi gibi belgeleyebilir miyiz? Bu imkansız bir görevdi. Bu yüzden “örnekleme” dediğimiz şeyi yaptık. 39 hastaneyi yıktılar; biz dört ya da beşini alıp tamamen belgeledik. Üniversiteleri ve okulları aldık; belgeledik, örnekledik. Tabii ki hepsini tek tek yapamazdık. Adalet sistemini sıfırladılar. Yerleşim alanlarını yok ettiler. Biz ise bu şekilde çalışmaya aralıksız devam ettik.
Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarının, soruşturma ekibinin Gazze’yi ziyaret etmesini engellediler. Hâkimlerin bunu yapmasını engellediler. Peki orada belgelemeyi kim yaptı? Biz. Örneğin Gazze’de 65 kişilik bir kadromuz var; yaklaşık 22’si dışarıda, geri kalanı Gazze’nin içinde; dava dosyalarını hazırlıyor, mahkemeye sunuyor ve bilgi sağlıyoruz. İşte bu yüzden savcılara ve hakimlere yaptırım uygulamalarının ardından, mahkemeyi bilgiyle besleyen damarı kesmek için bize de yaptırım uyguladılar. ABD bile bu baskıyı hissettiği ve bunun cezalandırılması gerektiğini söylediği için gurur duyuyorum. Trump göreve geldiğinden beri neredeyse 25 başkanlık kararnamesi çıkardı; bunlardan biri de bizimle ilgili. Bu da süper önemli olduğumuz anlamına geliyor.
Böylece demagoji suçlamalarından sıyrılıp sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak tanınmaya başladık ve sizin yaşınızda, bu bilgiyle donanmış yeni bir nesil yetiştirmeyi başardık. Bizler bir gün göçüp gideceğiz, bir süre sonra bu işleri bırakacağız. Ancak Filistin’de görevi devralan yepyeni bir nesil var ve başka birçoğu da katıldı; Avrupa ve ABD’deki uluslararası avukatların en seçkinleriyle birlikte çalışıyoruz. İşte bu yüzden devam etmek çok önemli.
Dokümantasyon budur. İnsanlarla sempatiyle ya da siyasetle konuşmuyorum. Basit bir kural vardır: Olgu, standart, sonuç. Olguların, yani hukuki olguların varlığından emin oluruz. Çok profesyonel ve en güncel şeylere dayanan gerçek belgeler sunarız. İkinci olarak, meslekî ve hukuki standartların bilincindeyiz ve bunları duruma uygularız. Çok düzgün bir hukuki belgeleme olmadan hiçbir şey yapamazsınız, bu dosyayı oluşturamazsınız. İddia ediyorum ki, tüm çatışmalar arasında buna sahip olma konusunda en iyisi biziz.
Siz bir avukatsınız. Yalnızca 2023’ten beri değil, çok daha uzun bir süredir uluslararası alanda Filistinlilerin haklarını ve var olma mücadelesini savunuyorsunuz. Fakat diğer yandan da uluslararası hukuka ciddi eleştirileriniz var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz, Filistinlilerin var olma mücadelesine verdiğiniz hukuki desteği, bu uluslararası koşullarda nasıl gerekçelendiriyorsunuz?
Her şeyden önce, uluslararası hukukla ilgili bir sorun yok. Benim bununla hiçbir sorunum yok. Bence uluslararası hukuk ve insan hakları, insanlık deneyiminin en üst noktası.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra entelektüeller, akademisyenler, siyasetçiler ve sosyalistler bir araya geldi ve dedi ki “Savaş zamanında sivilleri nasıl koruyabiliriz? 85 milyon insanı kaybettik; şehirler, köyler haritadan silindi. Ordular arasındaki savaşta kadınların, çocukların suçu neydi ki bu kaderi paylaşıp öldüler?” Bu yüzden de bir sistem kurmaya karar verdiler. Suç işleyenlerin affedilmeyeceği bir sistem… Yani bir numaralı ilke: Hesap verebilirlik. Savaş suçu işleyen her suçlu hesap verecek, dediler. İkinci olarak bir Soykırım Sözleşmesi olacak, dediler. Harika! Bu durum Yahudilere, Ermenilere, Romanlara ve daha nicelerine yapıldı. Hiroşima, Nagazaki yok edildi. Tamam, o halde hesap verebilirlik bir zorunluluk. Bu suçların hiçbirinin cezasız kalmamasını sağlamalıyız, bunu yasallaştırmalıyız, dediler ve işte bu yüzden buna “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” adı verildi. Yani asıl amaç, daha başlamadan soykırımı durdurmaktı.
“Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık!”
Gazze konusunda… Üç yıl geçti, hâlâ soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık. Netanyahu hakkında iki tutuklama emri ve Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) alınmış üç ihtiyati tedbir kararı var. Pek çok şey sunduk. Peki ne oldu? ABD ve İsrail, sırf hukuku kullandığımız için bize yaptırım uyguluyor. Bu büyük bir utançtır. Adeta Kafkaesk bir durumun içindeyiz. Şüpheli suçlular, soykırımcılar ve onları destekleyenler adalet sistemini cezalandırıyor. Normalde orada yargılanması gerekenler onlar ama tam aksine sistemi cezalandırıyorlar. Tıpkı Kafka romanlarındaki gibi; üzerine düşündüğünüzde bu tam bir delilik.
Şimdi, bu sonradan uydurulmuş bir şey olmadığına göre Avrupa’nın eyleme geçmesi ve tepki vermesi, diğer ülkelerin harekete geçmesi gerekirdi. “Bu bizim mahkememiz, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) imza atan 125 ülke var; onlar sizin hakimleriniz, sizin savcılarınız, onları savunmak zorundasınız” demeliydiler. Ama “Biz bu sistemin parçasıyız” demediler.
“Ya ‘iyi kurbanlar’ olmayı seçeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz”
Şimdi söylenecek en kolay şey şu: Ben ne yapabilirim? İşte bu, güce karşı gerçeği haykırma misyonu. Tam da bu yüzden bazı bölünmeler yaşanmaya başladı; İspanya, İrlanda, Belçika, Norveç, Slovenya, Lüksemburg gibi birkaç ülke “Hayır, bu bir canavarlık, bunlar suçlu ve dur demeliyiz” diyor. Ancak lider Avrupa ülkeleri şu an bu duruşu sergilemiyor.
Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya ‘iyi kurbanlar’ olmayı seçip “Elimizden gelenin en iyisini yaptık, şuraya buraya başvurduk, profesyoneldik ama fazlası için siyasi irade yok” diyeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz. Yani soykırım sürecinin bu kadar kolay ilerlemesine izin veremeyiz, her türlü yol ve araçla durdurmayı denemek zorundayız. Bu yüzden iyi insanları yanınıza çekmeye çalışırsınız ya, işte bu nedenle şu anda harika bir küresel hareket var. İnsanlar “Gazze’nin uluslararası hukukun mezarlığı olmasına izin vermeyeceğiz, Filistin’in bu hale gelmesine göz yumamayız ve elimizden gelenin en iyisini ortaya koymalıyız” diyor. Bizim misyonumuz bu.
Benim yaşımda bir insan için yapılabilecek en kolay ve en tatlı şey “Hayatımın 40 yılını bu işe yatırdım, daha fazlasını yapamam, ABD ve İsrail’in karşısında duramam; onlar çok güçlü, çok kudretli” demek olurdu. Hayır, tıpkı bazı meslektaşlarım gibi biz de bedel ödemeye hazırız. Onlar genç, harika avukatlardı; sizin yaşlarınızda, çok gelecek vaat eden, azimli insanlardı. Benim kişisel asistanım… Kendisi, eşi ve iki kızı dördünlü helikopterle (quadcopter) suikaste uğradı.
Pes edemeyiz çünkü bir misyonumuz var. Adaleti ve onuru getirmek zorunda olduğunuz bir misyon… Bu yüzden belgeledik, bir avukat olarak profesyonel görevimizi yaptık, çalınabilecek her kapıyı çaldık. Bizler, bu dünyayı orman kanunlarının yönettiği bir yere dönüştürmek istemeyenlerin tarafındayız. Ortak değerlere dayalı hukukun üstünlüğünü istiyoruz. Bunu biz icat etmedik, bunu dünya icat etti.
“Bu durumda söylenecek en kolay şey ‘Elimden geleni yaptım, artık dayanamıyorum’ demek olurdu”
Savaşın ilk günlerinde ‘Democracy Now!’a verdiğiniz iki günlük mülakatın ardından Gazze’deki eviniz İsrail güçleri tarafından bombalandı. Ofisiniz bombalandı. Açıklamalarınız, çabalarınız sebebiyle çok kez Gazze’den ayrılmanız gerektiği telkinleriyle karşılaştınız. Filistinliler için mücadele eden bir Filistinli avukat olarak bu süreçte siz ne hissediyorsunuz? Gücünüzü ve motivasyonunuz nereden alıyorsunuz?
Gazze’deki meslektaşlarımın neredeyse 45 kadarı aileleriyle birlikte soykırım koşullarını bizzat yaşıyor. Bu; günün her saati etrafınıza bombaların yağması, kıtlık çekmek, tıbbî hizmetlerden mahrum kalmak anlamına geliyor. Yerinizden ediliyorsunuz, çocuğunuza biraz yiyecek ve ilaç bulabilmek için saatler harcamak zorunda kalıyorsunuz. Çocuklarınız okula gitmiyor, üniversiteye gitmiyor. Aynı zamanda yaptırımlara maruz kalmış durumdasınız ve maaş alamıyorsunuz. Yani insanların hiçbir geliri yok. ABD’deki ve diğer tüm bankalardaki hesaplarımızı dondurdular; etiketlendiğimiz için tek bir kuruş bile alamıyoruz. Bu durumda söylenecek en kolay şey “Elimden geleni yaptım, yaptırım altındayım, artık dayanamıyorum” demek olurdu. Ancak size şöyle söyleyebilirim ki bu yılki çalışmalarımız tek bir saat bile aksamadı; bu da adanmış insanlardan bahsettiğimiz anlamına geliyor.
“Gazze’deki bu kavgayı kaybedersek Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek”
Herkesi kastetmiyorum ama oradakilerin neredeyse yüzde 80’i çalışmaya devam ediyor. Sundukları değerin farkındalar ve bunu anlıyorlar. Zor zamanlar insanı iki seçenekle baş başa bırakır: Ya pes edersiniz ya da meydan okursunuz. Bizler gayet romantik devrimcileriz; fikrin, adaletin ve onurun gücüne sahibiz ve bunu başarmak için çabalayacağız. Kötülüğün galip gelmesine izin vermeyeceğiz. Bu dünyadaki siyasi sisteminin ne kadar acımasız olduğunu biliyoruz ama çok inatçı olmalıyız; pes edersek bunun herkes için alternatifi orman kanunları olur.
Şundan eminim: Bir noktada, bir aşamada, ne zaman olur bilmiyorum, bunun üstesinden geleceğiz ve adalet sağlanacak. Çünkü şu an yaşananlar sadece hukuka ve insanlığa değil, mantığa da aykırı. İnsanlığın evrensel değerlerine aykırı. Tarihin doğru tarafında olduğumu hissediyorum; adil, haklı bir davayı savunuyorum. Halkımız adaleti ve onuru hak ediyor. Ve eğer Gazze’deki bu kavgayı kaybedersek; Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek. Bu yüzden insanlık adına kendi payımıza düşen katkıyı sunmak zorundayız. Bizi destekleyen ve bu mücadeleyi veren pek çok insanın “Sizin aracılığınızla kendi insanlığımızı, hukukun üstünlüğünü ve insanlık onurunu savunuyoruz” demesinin sebebi budur.
Çünkü bu yaşananlara izin verilirse yarın Trump çıkıp “Venezuela’nın petrolüne ihtiyacım var, onu almalıyız” der ve gidip Venezuela’yı işgal eder. “Kanada bizim 51. eyaletimiz olmalı, orayı ilhak etmeliyiz” der. “Grönland ulusal güvenliğimiz için gerekli” der. Dünya artık uyanıyor mu? Bu yapılan kötülüktür. Ve eğer bu böyle devam ederse, bedelini herkes ödeyecek.
“Batı’da, ABD’de ve Avrupa’da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz”
Peki, Ukrayna’da buna izin verirken neden Filistin’de İsrail’e karşı olmasına izin vermiyorsunuz? İşte bu yüzden uluslararası hukukun çifte standartlı uygulanmasına ve siyasallaştırılmasına karşı savaşıyoruz. Çünkü Batı’da, ABD’de ve Avrupa’da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz. Ve haklı olarak bunun için mücadele etmek zorundayız. Sadece LGBTIQ+ evrenseldir, başka hiçbir şey evrensel değildir diyemezsiniz. Bu değerlerin hepsi birbiriyle bağlantılıdır.
“Trump’ın planı sadece işgali kurumsallaştırıyor; Türkiye’nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey bu”
Türkiye bir yandan çok uzun zamandır Filistinlilerin yaşadıklarını gündeme getiren, barış çabalarına destek olan bir pozisyonda. Fakat diğer yandan da özellikle Amerikan destekli olan ve çokça eleştiri alan barış planının da uygulanması konusundaki baş aktörlerden. Türkiye’nin Gazze konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Filistinliler, Türkiye’nin pozisyonunu nasıl görüyor?
İlk bir yıl boyunca ateşkes sağlanmadı. İkinci yıl ise barış planına dair tek bir kelime dahi edilmedi. İşgalin sona erdirilmesi, soykırımın bitirilmesi ve saldırıların durdurulması hakkında tek bir söz söylenmemesi bir yana ölümler ve yıkım hâlâ devam ediyor. Uluslararası hukuktan, uluslararası insancıl hukuktan, insan haklarından tek bir kelime dahi bahsedilmiyor ve Sayın Trump ömür boyu başkanımız olmak istiyor.
Trump’ın planı bana göre bir kötülüktür; çok kötü, çok çirkindir, işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Sadece işgali kurumsallaştırıyor. Türkiye’nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey budur. Bu plan yardımcı olmuyor. Filistinlilere yardım etmek istediniz ama bu hiçbirine yardım etmiyor. Evet, belki ölümlerin sayısal oranları değişti ama soykırım ortamı ve etnik temizlik ortamı varlığını sürdürüyor.
Türkiye, Filistin’e ve Filistinlilere yönelik iyi işler çıkarıyor. Çok yardımcı oluyorlar ve farklı düzeylerde çok kritik siyasi hamlelere müdahil oldular. Ancak hâlâ soykırımın devam ettiğini, etnik temizliğin sürdüğünü ve bunun fiilen Batı Şeria’ya yayıldığını söylüyorsak, ne yazık ki Türkiye’nin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir.
Hrant Dink’in hayatı ve gazeteciliğini düşününce nasıl bir ortak noktada buluşuyorsunuz? Hrant Dink de hem Türkiye’de, burada öteki olarak görülen Ermenilerin sesini duyurmaya çalışıyordu. Siz de Filistinlilerin yaşadıklarını dünyaya anlatma çabasındasınız. Arada nasıl bir bağ ve benzerlik görüyorsunuz?
Hrant Dink şöyle demişti: “Hâlâ yürüyorum ve işimi yapabiliyorum. Etrafımda ne kadar tehdit, ne kadar yakın tehlike olursa olsun, hâlâ yürüyebildiğim sürece bu beni caydıramaz.” O, ifade özgürlüğüne tüm kalbiyle inanıyordu. Bence bu, insan onurunun en önemli sütunlarından birisi ve kendisi bunun bedelini çok ama çok ağır ödedi; bahsettiğim sözleri ettikten birkaç gün sonra da vurularak öldürüldü.
“Bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor”
Benim için bu ödülün çok farklı bir anlamı var. Ermeniler soykırıma, haksızlıklara uğradılar ve o “bir daha asla” sloganını hayata geçirdiler. Bu ödülün bana değil; temsil ettiğimiz insanlara, İsrail’in soykırımının, etnik temizliğinin ve savaş suçlarının mağdurlarına verilmesi tam da bu anlama geliyor. Böylece güçlerini birleştiriyorlar, son derece haklı davanızın yanında yer alıyorlar. İsrailliler bu suçu bizzat işlerken böyle bir desteği yanınızda hissetmek harika bir duygu. Bu; desteğin, dayanışmanın, doğru yolda olduğunuzun ve iç barış ile dünya barışını korumak için mantığa, bu ortak değerlere başvurmanın son derece önemli olduğunun çifte kanıtı.
Şahsen minnettarım ve kazandığım ödülden gerçekten onur duyuyorum.
(Editör: Buse Söğütlü)
The post Filistinli hukukçu Raji Sourani, T24’e konuştu: Trump planının bir yılı doldu ama Gazze’ye ‘bir torba çimento’ bile girmedi; bu kavgayı kaybedersek Türk de Fransız da İspanyol da bedelini ödeyecek! first appeared on .